Geçen yaz mevsimi idi; bir ahbabın ısrarlı dâveti üzerine torununun sünnet
merâsime iştirak etmek lüzûmu hâsıl oldu. Öğleden evvel on sularında sünnetevine vâsıl oldum. İçeri buyur ettiler, selâm-aleykümselâm faslından bâde tam “n’olacak bu memleketin ahvâli?” sohbetine başlıyor iken sünneti yapacak ehl-i hüner zâtın geldiğini haber verdiler. Ben böyle kanlı ameliyelerin seyrine pek dayanamam lâkin hazirûn “gürrr” deyu ayağa kalkıcak geride kalmak yakışık almadı. Her ne ise cumhur-cemaat sünnet olacak çocuğun odasına yollandık. Sünnetçi, ahir zeman tabibleri gibi iki dirhem bir çekirdek, şık bir beyefendi.
Çantasını açtı; âleti edevâtı çıkardı. Çocukcağıza iki iğne yaptı; on dakika sonra iş bitti. Şaşırdım kaldım ey azizler!. Meğer nice yıldan beri bu sünnet ameliyesi, diş çektirmekten daha hafif bir ameliye haline gelmiş. Hâsılı şimdiki sünnetlik çocuklar nâmına pek memnun oldum canım.
Eskiden böyle miydi bilâder?
Ednan Beyin zemânı mı, altmışlı seneler mi şimdi tam çıkaramıyorum; bizim yakın akrıbâdan birinin çocuğu sünnet oluyor. Her neyse evde içtimâ ettik, sünnetçi beklemekteyiz. Bir yanda mevlid-i şerif okunmakta; bu esnada sünnetlik çocuğa dikkat ettim; bîçârenin gözleri korkudan büyümüş. Etraftan, "arslan gibi maaşallah, bu yiğitte sünnetçiden korkacak göz var mı?.. Hem canım sünnet dediğin nedir ki pire ısırması gibi bir şey; şipşak bitiverir..." misillû gazlar geliyor fekat çocuk bu lâfları duydukça büsbütün bir hâl oluyor, beri taraftan tekbirler, salavatlar getirilmekte; gören zanneder ki Fatih Sultan Mehmed Han olanca leşkeri toplamış da Nemçelû üzerine kılıç üşürmek üzere; öyle bir mânevî atmosfer hâsıl oluyor lâkin çocuk etrafındaki bu gulguleden ötürü gaayet iyi biliyorum ki, kendini kurbanlık koç gibi hissetmeye başladı. Mâneviyatı takviye etmek için etraftakilerin verdiği telkinler de güme gidiyor bittabii.
O esnada çocukcağız "çişim geldi" diye yekindi. Büyükler bıyık altından, "heyecanlandı sâbicik, olur böyle şeyler, tiz helâya götürün" filân demekteler ise de bir de baktık, "oğlan kayboldu" diye bir feryattır koptu. Meğer kerata, “bunlar beni merasimle, tekbir tehlille kuzu gibi yatırıp kanımı akıtacaklar” deyu tırsuben soluğu bahçedeki elma ağacının tepesinde almış. Millet o’ssaat bahçeye hücum etti. Ben dahi çıkıp vaziyete nazar eyledim ki bizim sünnetlik, elma ağacının en üst ve en ince dallarından birine tırmanmış, Tarzan’ın çitasi gibi durmakta; zaten neresinden baksan on sekiz-yirmi kiloluk çiroz bir şey.
Dolayısı ile ağaca tırmanıp indermenin de mümkünü yok. Birisi çocuğun çıktığı dala basacak olsa elma zaten gevrektir, çat diye kırılması işten bile değil.
Hâsılı orada epey şenlik oldu; neticede çocuğun babası "tamam sünnet
ettirmeyeceğim, söz, aşağı in, üstüne bir de velespit alacağım" diye teminat verince oğlan inmeye râzı geldi. Tabii bu esnada orada bulunan herkes getirdiği hediyeden ayrı olarak ufaktan tefekten bir şeyler vaad etti; kimisi dolmakalem, kimisi top, kimisi oyuncak tüfenk felân derken kerata o gün için yevmiyeyi doğrulttu. Neyse çocuğu tekrar içeri aldılar, oğlan ikide bir babasına "unutma baba söz verdin, amcalar da şahit" diye tevbe-talkın verdirirken babası da "hık-mık" vaziyeti idare ediyor lâkin çaktırmadan sünnetçinin teşrifine muntazır.
Derken, "göründü, geliyor, geldi.." diye bir fısıltı dolaştı. Pencereden baktım, bahçe kapısından içeri ufak tefek bir eşeğin sırtında yaşlı bir pîr-i fâni gelmekte; omuzunda eski halıdan bozma bir heybe. Eşeğin her adımında, dizlerine kadar çektiği yün çoraplı bacakları, eşeğin her adımında yukarı doğru sallanıp geri gelmekte ki bizim Nasreddin Hoca'nın iki numara alafrangası canım. Ben bizzat içimden, "zahir bu değildir, sünnetçi başka birisi olsa gerektir" dedimse de herifin ev sahibinden gördüğü hürmet ve alâka, başkaca tereddüde mahal bırakmadı.
Meğer bu yakın köylerde eğleşir bir âdem imiş. Askerliğini sıhhiye onbaşısı rütbesiyle ikmâl eylediği içün zamanla o havalinin ufak tefek sıhhî yardım işlerine de vaziyet eder olmuş; iğneydi, pansumandı, diş çekmeydi, hacamattı, sülüktü derken havalinin en meşhur sünnetçilerinden biri olup çıkmış. "Eli de pek hafiftir canım... beni de bu sünnet ettiydi... üstüne yoktur.., san’atkârdır ki nasıl, pek hâzıktır..., erbâb-ı şekildir" gibi fısıltılar dolaşınca kani oldum ki bu adam sünnetçidir!
Sünnetçi gelmesine geldi lâkin, oğlana bizzat babası tarafından verilmiş kapı gibi söz var, "seni sünnet ettirmeyeceğim; sözüm söz" diyerekten. Bir yandan Abbas Onbaşı'ya (sünnetçi) kaş-göz ediyorlar "aman oğlana sezdirme" diye; diğer yandan çocuk hiylelendi. "Vay siz beni sünnet ettireceksiniz" diye feryadı göklere tırmanmakta. Bizim hısımı yanıma çağırdım, dedim ki, "ne yapacaksınız?". "Valla bilmem ki Recai Bey, çocuğa söz vermiş bulunduk; şimdi ne yapacağımı bilemiyorum; n’olmak ihtimâli var?" Hakikaten müşkül mesele.
"Bak hısım" dedim, "beni bir boş odaya götür, çocuğu da yanıma çağır, hele ben bir onunla konuşayım, belki iknâ edebilirim".
Neticede bizim sünnetlik afacanla başbaşa kaldık. Üç dakika sonra odadan çıktığımızda kerata, "Neredesin bre sünnetçibaşı, tiz gel şu tafsiylâtı halled ki işimize gücümüze bakalım" diye efelenerek huzura girdi. Cemaat bu işe hayret etti tabii, bir alkıştır koptu, "aferin.. helâl olsun... kurt yavrusu kurt olur... maaşallah deyin şu yiğide de nazar değmesin... hazır ol vaktine sünnetçibaşı, usturayı sağlam tut.." felan diye hoş avâzeler arasında kirvesi çocuğu derdest etti, paçakasnağa aldı. Abbas onbaşı derseniz o çoktan heybeden "kesim" takımlarını alesta etmiş beklemede. Vâkıa benim bu Abbas Onbaşı'yı hiç gözüm tutmadı lâkin vakit oyunbozanlık edecek vakit değil. Biz yeniden tekbir getirmeğe başladık, bir yandan çocuğa bakıyorum, bakışlarını tavana dikmiş, kiriş ağaçlarını sayıyor kerata; öyle serinkanlı. Onbaşı bıcağı vurur vurmaz biraz yüzünü buruşturdu ise de bundan maada gıkı çıkmadı yavrucağızın.
"Oldu da bitti maaşallah.. darısı damatlığına... gayrı erkek oldun efendi, haftaya kahveye gelmezsen hatırımız kalır.." felân diye çocuğu takdir tebcil ederekten yatağına yatırdık. Bilâhire haber aldım ki yanlış iş görmüşüz. Abbas Onbaşı karadüzen sıhhıyeci takımından olduğundan mıdır nedir, bizim sünnetlik sâbi tam iki gün uyku uyuyamamış, yarası cerahatlanmış, ateşi artmış. Bakmışlar olmuyor, hastaneye dar yetiştirmişler. Cerrah efendi bunları bir güzel haşlayıp, "bre sizi cümleten müddeiumumiye ihbar etsem ne lâzım gelir behey cahiller!" diye tehditler savurduktan sonra çocuğa müdahele etmiş, tam bir saatlik bir operasyondan sonra Abbas Onbaşı'nın "yarım bıraktığı" işi ikmâle muvaffak olabilmiş!
Tabii bizim Sinan yeğenimiz o tarihten sonra, çoluğa çocuğa karışıncaya kadar, hörmette kusur göstermediyse de bana hep uzak durdu. Meğer bütün kabahati benden bilirmiş ki el-Hak, hani haksız da değildi. Babası kapı gibi söz vermişti; netice itibariyle Abbas Onbaşı'nın eline iki-üç lira tutuşturup savardık lâkin ben "dernek bozulmasın" diye gayrete geldiğim için kabak başıma patladı. O demden beru bu kabil işlerde araya girmemeye ahdim vardır ey azizler. Vâkıa bizim Sinan yeğenimiz bu vartada n mühim bir hasar almadan kurtulduysa da çektiği ızdırap yanına kâr kaldı yavrucağızın.
Bu hadiseden yirmibeş sene sonra birgün Sinan yeğenim çoluğunu çocuğunu toplayıp ziyaretime geldi; pek sevindim. Oturduk, sohbet ettik, çocuklarına aziz misafirler için sakladığım İstanbul'un limonlu akidelerinden ikram ettim; gelin hanım mutfağa girip bize kahve pişirdi. Bir ara Sinan kulağıma eğilip,
-Recai amca, dedi; sünnet olduğum gün, hani beni bir odaya çekip bir şeyler anlatmıştınız, hatırladınız mı ?
-Evet, hatırlıyor gibiyim, diye cevap verdim.
-Peki bana ne söylediğinizi de hatırlıyor musunuz?
-Yoo, dedim, "unuttum gitti, bilmem ki?"
-Sahiden hatırlamıyor musunuz?
-Katiyyen, diye cevap verdim; "bende o kadar akıl olsa daha ne evlâdım"
-İyi ama ben de size güveniyordum diye hayıflandı Sinan. Haftaya bizim küçüğü sünnet ettireceğim de, lâzım olur diye sorayım demiştim.
..
O gün, o odada Sinan sâbiisine ne söyledim de yüreklendi hâlâ hatırlamıyorum lâkin, memnuniyetle görüyorum ki, bu sünnet meselesi artık sıhhi şerait tahtında ve ehil kişiler tarafından icrâ ediliyor; bilmünâsebe hatırlamasam da olur bilâder...
......
"Sahi, ne söylemiştim yahu?"
Meraklısına mâlumat: Türkiye'de "fennî sünnet usûlü"nün lüzum ve ehemmiyetine işaret eden ehl-i etibbâdan belki de ilki, meşhur Sinop Mebusu ve esbâk Maarif Vekillerimizden Rıza Nur beydir. Müşarünileyh'in sünnet usulu hakkında neşrettiği bazı eserlerinin isimlerini takdim ediyorum: "Fenn-i Hıtan", Hıtan ve Emrâz-ı Zühreviyye", "Yeni Usul Hıtan ve ve Yeni kıskaç", "Hıtan'ın Hiss-i tenâsülî Üzerine Te'siri", "Sünnetçiler ve Doktorlar", "Hıtanda İptâl-i Hiss". Mâlum olduğu üzere "Hıtan", sünnet ameliyesi hakkında isti'mal olunan Arabî bir tâbirdir.
Hâmiş: Yukardaki mâlumat, "Recai Bey dibnotlu makaale yazamaz" diye dedikodu eden bir kısım çevrelerin dikkatine arzolunur bizzat.
Recai Güllapdan, Sühan Dergisi, 1 Aralık 2003, Pazartesi
Bütün YazılarSonraki YazıÖnceki YazıWord Dosyası Olarak İndir| Başlık | Tarih | Mecmua |
|---|---|---|
| Saddam'a niyçün tavlada mahsusçuktan yenildiğimin hikâyesidir | 1 Ekim 2003 | Sühan Dergisi |
| Şöhret afettir ey aziz kaari; sakın heves etmeyesiniz! | 1 Ağustos 2003 | Sühan Dergisi |
| Edebiyat mecmualarına reklam koyulur iken dikkat edilmesi icab eden hususlara dair | 1 Haziran 2003 | Sühan Dergisi |
| Mübârek bir mayıs amele ve sa'yü gayret bayramını nasıl tebcil eyledik idi? | 6 Mayıs 2002 | Turkuaz |
| Çorba ve İrfan(*) meselesi | 29 Nisan 2002 | Turkuaz |
| Yeniden merhaba ey azizler! | 20 Nisan 2002 | Turkuaz |
| Eykaz edeyorum: Evlad-ı vatan aklının balatalarını hepten sıyırmak üzeredir! | 28 Ekim 2001 | Turkuaz |
| Hiayyt; terorizim ise terorizim bilader! | 21 Ekim 2001 | Turkuaz |
| Dikkat; yeni bir devri dilarayı monarşi başlamaktadır! | 14 Ekim 2001 | Turkuaz |
| İlmin sonu yok; "müşürlük" ne demektir biliniz bakayımdır? | 7 Ekim 2001 | Turkuaz |