Bir insanın sülâle lakaabı Güllapdan olur da, şol mübarek Iramazan Ayı muvacehesinde denk düşürüp bir güllâç tatlısı yapmaz mı bilader? Tam da o mübarek meşgale ile iştigal halinde idim ki, kapı döğüldü.
Bu saatlerde bizim fakirhaneye kimseler gelmez; geleni de esasen sevmem. Vakıa yatsu okunmuş, teravih cemaatle edâ edilmiş, üzerine semaver yakılub çay içilmiş ve yatı saati gelmiş. O halde bu ne müsafirliğüdür deyû vaktiyle birtakım münasebetsiz müsâfürleri iykaz bâbında kapu önünde bir mıkdar darb eylemiş idim; insan müsâfürünü döğer mi; Allah taksiratımızı afüveylesin!
Latife yahu, latife... Yok öyle şey, lâkin âsâbımın tavana vurduğu da hakiykat. Tam da sütü ılıtmakta idim ki güzelim güllâç tabakalarını bir güzel ıslatayım da yumuşayıversinlerdir...
Tak tak tak...
Aslında hiss-i kable’l vukû eseriyle kalbime doğdu desem inanmazsınız; içimden dedim ki, ya o Buş olacak herifin bir derdi var bu gice yarısı, veyahut kim Nobel’i şol fakiyre vereceklerdir...
Elimi muslukta yaykayub peşkire kurulandıkdan ba’de merdübenleri iner iken kalbime mâlum oldu kim, bu gilenler Nobel enüstütüsünden gelen birkısım adamlardır ve teyyareleri te’hir yaptuğu için vakit dara gelmiş olduğundan bu münasebetsiz zamanda kapuma dayanmak cür’etini göstermektedirler!..
Her ihtimâle binaen kapu arkasında dikili duran sağlam kızılcık sopasını el altına getürüb, “hayırdır inşallah” diyerek kapuyu açtum.
Kim olsa beğenirsiniz?
Nobel, bizim Nobel!
***
Bunları yokarıya oturma odasına değil de, tez savuşturayım deyu mutbaktaki divana buyur ettim, farkında değilim meğer kızılcık değneği hâlâ elimde imiş; bunlar gözlerini değnekten ayıramayorlar. Üç kişiler, biri şofer midir, muhafız mıdır bilmiyorum; orta yaşlı, tepesi açık bir adamla aynı yaşlarda bir sarışun hanım, lâkin nasıl derler mihrabı, minberi el’an yerinde, yeşil gözlü, miniyon tipli bir hoşça hanım... Bunlara birer tas hoşaf suyu takdiym ettim. Tiz zamanda sadede geldiler, didiler ki,
-Efendim, bu sene Nobel mükâfatını Türkiye’den birine takdiym etmemiz iktizâ edeyor. Jüri âzâlarımız düşünüp taşındı, netiycede “dünya edebiyatına muhteşem bir çığır açtığı gibi, insanların da aklını başına devşirmesine medar olacağı” esbâb-ı mucibesiyle bu mükafatı, “Melmeketi kurtarırım fekat bir şartla” ünvanlı eseriniz vesilesiyle size takdime karar kıldılar.
-Lâkin...
Benim şahsan böyle “lâkin..” deyerek araya girmeme şaşıran Nobel hey’eti şaşaladı, adam didi ki,
-Tam da şimdi lâkin deyeceğimi nereden biliyor idiniz oh Recai Bey?
Cevaben,
-Abdala mâlum olur, siz lâkin lâfzının ardını getiriniz, deyince adam şöyle devam etti.
-Lakin Recai Beyimiz, sizden saklamak olmaz; bu ödülden evvel şöyle esaslı, radikal, garip bir lâf iderek bilumum tikkatleri üzerinize celbeylemeniz lâzımdır, anlayorsunuz değil mi?
-Anlayorum, ne gibi bir lâf meselâ?
-Anlayacağınızdan emindim Recai Bey; meselâ şöyle bir şey diyebilirsiniz yarinki basın toplantısında: “Bu Türkler pek de akıllı sayılmazlar, netekim Osmanlı padişahları ecnebi avrat almasa idiler, devleti bile doğru-dürüst idare idemezler idi fülân...”
Elimdeki değnek titremeye başlamış olacak ki, bu lâfız üzerine esasen geldiği dakiykadan berû bizzat kendi şahısımı hayranlıkla seyretmekte olan ve isminin bilahire İnge Hanım olduğunu öğrendiğim güzel bayan, aniden herifin kulağına eğilerek İsveç lisanında birtakım elfazlar sarfetmeye başladı idi. Netekim elimdeki değneğin, herifin kafası yerine omuzuna tesadüf etmesini ben şahsan bilahire bu sebebe hamlettim idi. Eğer kadıncağız iykaz etmese idi, o herif şol lafzı ettiğine hastahane odasında lâakal onbeş gün pişman olur idi.
Gerisini tahmin etseniz gerektir ey kaarîi-güzin; bu heyet oradan yeldir-yepelek İstanbul’a koşmuşlar vee...
Netiycede Nobel heyetini sille-tokat evden dışarı attık idi fakat İnge Hanım’a ayub oldu; teessüffüm o cihettedir. Kendisine buracıktan açık meşaz virmek isterim: İnge Hanım, o ve mütakib değnek darbelerinin size mâtuf bir mânâsı yokdurür. Sizi her zaman fakiyrhanemde ağırlamak ve İsveç edebiyatı hakkında enine boyuna tekellüm eylemek isterim efendim.
Recai Güllapdan, Kitap Zamanı, 27 Ekim 2006, Cuma
Bütün YazılarSonraki YazıÖnceki YazıWord Dosyası Olarak İndir| Başlık | Tarih | Mecmua |
|---|---|---|
| Ben dahleylemeyorum aziz müddeiumumi, romanımın kahramanı ağzını bozayor! | 2 Ekim 2006 | Kitap Zamanı |
| 'İlle de Realizm' diye tutturanlara hitaben derim ki, buyrunuz bakalımdır! | 4 Eylül 2006 | Kitap Zamanı |
| Olan marpuca olmuştur ey azizler! | 7 Ağustos 2006 | Kitap Zamanı |
| Aceba 'Edebi Candarma Paşası' olsam mı gerektir? | 3 Temmuz 2006 | Kitap Zamanı |
| Reisicumhurluğa namzedliğimi ilan ediyorum | 5 Haziran 2006 | Kitap Zamanı |
| Öyle kitab ilavesi olmaz efendiler; netekim böyle olur! | 1 Mayıs 2006 | Kitap Zamanı |
| Kitap ilavesini anladık; defter ilavesi niyçün neşrolun- mamaktadır efendiler? | 3 Nisan 2006 | Kitap Zamanı |
| Kitap reklamına muhalifim: Lakin bir istisnası var! | 6 Mart 2006 | Kitap Zamanı |
| Boş defter ile kalemin faziyletine dairdir | 1 Mart 2006 | Sühan Dergisi |
| Okuyucunun kilosu pazarda kaça gedeyor; onu iyzah beyanındadır! | 6 Şubat 2006 | Kitap Zamanı |