Recai Güllapdan.net

Saddam'a niyçün tavlada mahsusçuktan yenildiğimin hikâyesidir

Bilenler bilir, bilmeyenlere iyzah etmek müşkildir; şol garibi ufak-tefek görüb de Karamürsel sepeti zanneyleyenlerin kısm-ı âzâmı bilâhire pek mahcub olmuştur lakin uzun uzadıya tâdâdı tefahur olur, bize yakışır işlerden değildir. Zîrde siz aziz kaariilerime nakleyleyeceğim hadise-i mühimme, esasen ortalık yerlerde alenen zikri münasib bir vak'a değildir; kısmen devlet sırrı, kısmen ise hususi bir mülakatın mahrem taraflarından müteşekkil bu mâlumatı, sizlerin ketum, metin ve mücessem karakterine tevdi edeyorum. Ağzınızı kat'iyyen sıkı tutunuz, lâyık olmayan mahfillerde tekrarından içtinâb ediniz bakayımdır.

Efendim geçenlerde fakirhanede erkence kalkub bir takım şahsi vazifeleri itmâm ettükten bâde çay refakatinde imansız çökelek, yufka ve zeytinden müteşekkil kahvealtı taamı ile meşgul iken tilefon acı acı öttü. "Kimdir bu münasebetsiz ki şol vakıtta bizzat kendimi rahatsız edeyor" deyu homurdanuben "Aliyöö" dedi idim ki, cevaben Türkçe'yi pek eyi telaffuz edemeyen bir erkek sesi, "Recai Bey, merak buyurmayınız; pek eski bir ehbâbınız sizinle mülâki olmak arzusundadır ve on dakiyka sonra sizi almak içün kapınıza bir araba ihzar olunacaktır" dedükte çaat deyu tilefonu kapatıverdi idi.

Hoppala; buyrunuz tam münasebetsizlik işte.

Netekim on dakiyka sonra kapuda ticari bir araba eğleşicek bakadurdum ki şoforefendiden gayrı kimesne yoktur. Meğer şofora, "Recai Beyi al fülan adrese getür" diyesilermiş.

Uzun etmeyelim. Taksi epey fırlandıktan sonra kenar mahallede bir apartumanın önünde eğleşicek aşağı indüm. Şofor savuştu gitti. Derken uzun boylu, iri-yarı bir adam peydah olup, "Lutfen beni takiyb edinüz" diyerek beni civardaki bir apartumanın bodurum katına sevketti. Karanlık ve hayli rütubetli bodurum koridorunda hayli adam dikilmiş bekleşiyorlardı. Nihayet bir kapu açıluben içeriye buyur edildim.

A!..

Yahu bu Saddam değil mi?

..

-Vaay Recai Beyciğim, hoş geldünüz safalar getürdünüz deyu ayağa kalkub kucaklar bir edâ ile musafahaya geçicek mecburen sarım-gülüm bir vaziyet hâsıl oldu. Odanın pencereleri kapatılmış; bir köşede kanepe, önünde bir masa, tilefonlar vesaire..

-Hayırdır yahu Hüseyin, geçmiş olsun; biz seni kayboldu zanneyliyor idik deyu sual ettim. Saddam derin bir "aah" çeküb yumruklarıyla göksünü döğücek ben dahi bile üzülüp mükedder oldum. Hayli zeman ağlayub başına gelenlere âh ü zâr eyledikten bâde, "Recai bey, Cenab-ı Hak kimseyi böyle felakatlerle imtihan eylemesin. Siz vaktiyle iykaz etmiş idiniz lakin iktidar hırsına mağlub oldum; nasiyhatlerinize kulak asmadım. Netiycede hem melmeketimden, hem dahi evlâd ü ıyâlimden oldum" diye hayli vakıt sızlandı durdu. Tâziye makamında birkaç lâf ettikten sonra,

-Ee, artık meseleye gelelim Hüseyin kardeşim; öğle nemazından sonra kıraathanede muhiblerimle içtimâ edeceğiz şeklinde bir girizgâh açıcak Saddam,

-Efendim kusura bakmayınız, benim aklım başımdan gitti, doğru-dürüst düşünemez oldum. Sizi rahatsız etmemin esbâbı şoldur kim... demişti ki birden top gibi patlayarak etrafındaki adamları azarlamaya başladı,

-Nedir ulan Amerikan casusu gibi kulak kesilip sohbete iştirake yelteniyorsunuz; Bizi Recai Beyle yalınuz bırakınız ve içeriye çay gönderinüz!

Muhafız takımı odadan çıktıktan sonra başladı anlatmaya; aylardan beri kendine en sadık ehibbâsı ve muhafızları ile şu diyar senin bu diyar benim kaçıp saklanmakta imiş; bu neviiden bir hayat canına tak etmiş. Hayli zeman İrak içlerinde güzerân ettikten bâde bir tır kamyonunun kasasında Türkiye'ye nakl-i mekân etmiş. "Hayır Recai Bey" diyor, "ben öyle hâne berduş, nerde akşam orda sabah konaklamağa alışık değilim. Yaş da ilerledi. Ayıptır söylemesi gece yatar iken tekmil kemüklerim teker teker sızlayor fekat etraftakilere belli etmeyorum. İmdi geldik Türkiya'ya. Bakalım ki âyine-i devrân şimdü ne gösterir..."

Hmmm; müşkil bir vaziyet. Bizde müsafüperverlik, müsafire hıdmet esastır lâkiyn işin bir de diplomatik ciheti var. Beri yandan Saddam gözümün içine bakayor, anlayorum ki, "Gel ulan, bizim fakiyrhanede kal hele. Şu patırtı bitsin de bir hâl çâresi buluruz" dimemi bekleyor. Demesine derim lâkiyn hökümat bu işe ne der; Herifi beynelmilel haydut diye köşe bucak komayıp fıldır fıldır arayorlar.

-Hele canını sıkma bakalım; gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar, diye teselli edeyim diyorum; çî faide.

Araya lâf katub efkârını dağıtmak en iyisi,

-Yahu tavla var mı tavla; gel seninle iki tavla atalım, bakalım öğrendin mi şu mereti?

Tavla deyicek adamın gözleri ışıdı âdeta. Muhafızlarına bağırıp, "tiz tavla getürün" deyü ünlemesiyle on dakiyka içinde tavlayı önümüzde bulduk. Beli, hariciye takımından değiliz fekat diplomasiden çakarız bir mıkdar. Ben bu Saddam'a çaktırmadan bir güzel yenildim. Son zarı atıp da oyunu kazanınca tarzan gibi göksünü yumruklayuben, "görün ulan görün, şahid olun âlemin kıralı Recai Bey'i tavlada yendiğim gündür bu gün" diye bağırırken bir ara, "Yahu Recai Bey, sizin gömleğiniz kol altından sökülmüş galiba" diye eğilicek boş bulunup, "neresi bakiim" diye kolumu kaldıracak oldum. Anidan tavlayı kapup koltuğumun altına sıkıştırmaz mı herif. Lâ havle velâ kuvvete! Bana şahsan bu hareketi vaktiyle İran Şahı Rıza Pehlevi bile yapamaz idi velâkin adam menkub; yıldızı sönmüş, tahtı devrilmiş, "aman" deyüb ocağımıza düşmüş. İmdi tavlayı aluben kafasında kırmak var fekat bize yaraşmaz.

-Tebriyk ederim Hüseyin, dedim. "Görüşmeyeli tavlada hayli terakki kaydına muvaffak olmuşsunuz; Kaşki melmeketinizin istikbâli içün teemmülde bulunmaya da vakıt bulabilse idiniz!". Der demez peşimân oldum fekat ok yaydan çıktı. Saddam yine hökür hökür ağlamaya, "haklısın Recai Bey, beni öldürmeli döğmeli değil" diye hıçkırmaya başladı. Ben dahi fena oldum. Erkek kısmının ağlamasına hiç dayanamam.

Ee, n'apiceğiz şimdi; tavla, çay derken vakıt öğleye dayandı. Dedim ki,

"Hele ben gideyim; ağzı sıkı erkân-ı hökümet ile bir istifsarda bulunayım. Netiyceyi ikindiye doğru tilefonla söylerim" deyip savuşayazdım. Ardımdan, "Recai Bey, büyüksün; bir babalık da bana yap; garibim, kimsesizim, bari elimden sen tut" felan makaamından yakarıp duruyor...

Kahve yerine doğruca fakirhaneye seğirdüb tilefonun başına çöktüm; sağdı, soldu derken bizim Hariciye vekilini buldurdum; Guatemela'da mıymış neymiş. Dedim ki, "aziz vekilim vaziyet aynen böyle böyle... imdi ben n'ideyim?"

Netiycede ikindiyi müteakib bizim hökümatın ayarladığı bir başka tır kamyonu Saddam ve evânesini alıp bilinmeyen bir istikamete doğru aldı götürdü. Nazik adam, gider iken, "bunu Recai Bey'e takdim ediniz, yadigârım olsun" deyu bir paket bırakmış; açıp baktım; sedef kabzeli altun kakmalı şâhâne bir carcorlu tabanca. Silahı tutup ırmağın derince bir yerine furlattım gitti idi; "sahibine hayrı olmayanın bana ne hayrı olur" deyu mırıldandım ve dedim ki,

-Akıl yiğide sermâyedir!

Yine kendimle iftihar ederek fakiyrhâneye avdetim aynen bu şekilde tarihe geçirülsün vesselâm!

Recai Güllapdan, Sühan Dergisi, 1 Ekim 2003, Çarşamba

Bütün YazılarSonraki YazıÖnceki YazıWord Dosyası Olarak İndir
Bu Yazıdan Önceki Son 10 Yazı
Başlık Tarih Mecmua
Şöhret afettir ey aziz kaari; sakın heves etmeyesiniz! 1 Ağustos 2003 Sühan Dergisi
Edebiyat mecmualarına reklam koyulur iken dikkat edilmesi icab eden hususlara dair 1 Haziran 2003 Sühan Dergisi
Mübârek bir mayıs amele ve sa'yü gayret bayramını nasıl tebcil eyledik idi? 6 Mayıs 2002 Turkuaz
Çorba ve İrfan(*) meselesi 29 Nisan 2002 Turkuaz
Yeniden merhaba ey azizler! 20 Nisan 2002 Turkuaz
Eykaz edeyorum: Evlad-ı vatan aklının balatalarını hepten sıyırmak üzeredir! 28 Ekim 2001 Turkuaz
Hiayyt; terorizim ise terorizim bilader! 21 Ekim 2001 Turkuaz
Dikkat; yeni bir devri dilarayı monarşi başlamaktadır! 14 Ekim 2001 Turkuaz
İlmin sonu yok; "müşürlük" ne demektir biliniz bakayımdır? 7 Ekim 2001 Turkuaz
Ben "leb" diyorum gerisini siz anlayınız vesselam! 30 Eylül 2001 Turkuaz
Arama - Bütün yazılarda arama yapayım
:
Muhbir - Yazı eklendiğinde haberim olsun
:
Valid XHTML 1.0 StrictValid CSS!Opera Friendly!Firefox Friendly!Netscape Friendly!Internet Explorer Friendly!Valid RSS 2.0