Ah azizler, kağıt üzerinde eyi adamın vasıflarını sayıp dökmek pek kolay, pek sehil bir iş: Âlicenâb olacaksın, görmezden, duymazdan geleceksin, kin tutmayacaksın, nâsı, fena cihetleriyle değil bilakis eyi cihetleriyle hatırlayacaksın vesaire vesaire...
Bakınız bizzat kendi şahsım olaraktan mes’eleyi nazarî planda ne kadar etraflı ve mâ’kul bir şekilde tezekkür edeyorum lâkin hayat denilen şey, ey efendiler, bir nokta-i nazara göre kağıt ile bilfiil icraat beynindeki tenakuzların farkolunmasından ibaret bir ısdıraptır!
Evet, farkındayım, az evvel gaayet âkılâne, fahîmâne ve hikemî tarzda bir lâf irad etmiş bulunmaktayım; esasen bu gibi sözler pek çok kitapta mevcut bulunmaktadır ve şahsan kendim gibi haldır haldır kitap kıraatından ve ele güne mâlumatfüruşluk serdetmekten hazetmeyen birinin bile bu gibi elfâzı sular seller gibi tasarruuf edebilmesi şâyân-ı hayret bir vaziyettir. Esasen efendiler, bende bizzat bu gibi daha nice derin ve mânâsına şahsan kendimin dahi akıl erdirmekte meşakkate uğradığım birtakım fikir ve ibâreler mevcut bulunayor. El zanneder ki bu vaziyetten pek hoşnudum; ne gezer azizler? Kâşki bilmeye idim, kâşki dağ başında keçi otlatan bir çoban olayıdım da bu neviiden tenakuzlar içinde bulunmaya idim netekim.
“Ne tenakuzu, ne tereddüdü felân” diye hayretler içinde garkolduğunuzu tâ buracıktan görür ve hisseder gibiyim aziz yârenlerim... Sizleri teskîn eylemek isterim; iyzah buyuruyorum:
Efendim maalesef bu Recainiz, Hazreti Yunus’un “Dövene elsiz gerek / Sövene dilsiz gerek / Derviş gönülsüz gerek /Sen derviş olamazsın” deyişinde tavsif edildiği üzre dervişlik hırkasını kat’iyyen telebbüs edemeyecek zevât zümresine dâhil bulunmaktadır. Heman bu lâfım üzerine, “estağfirullah, ne demek olsun, kat’iyyen, hâşâ, oh inanmayorum” misillu itiraza yeltenmeyiniz azizler. Vaziyyet aynen bundan ibarettir. Dövene elsiz olmak ne kelime; elimden gelse misliyle mukabele bulunacağım gibi, aleyhimde sağda-solda sebb ü şetm idenleri afüvv eylediğime tarihler henüz şahid olamamıştır. Gönülsüzlük mes’elesine gelince, takdiyr edersiniz ki bu fakiyr hiç de gönülsüz ve mütevazı biri addolunamaz. Kibirli değil hâşâ, fekat gururluyumdur, vekarımla iftihar ederim ki şol vaziyet esasen müftehir olunacak bir hâl değildir zira vakar sahibi bulunmak, vakarın üzerine horoz gibi tüneyip “ü-ürü” çekmek dimek değildir. Diyeceksiniz ki, “oh Recai bey, hem doğru olanı söyleyor, hem de kafanızın dikine gidip nefsinize hoş geleni icra edeyorsunuz, bizim de aklımız karışayor felandır...”
Haklısınız aziz kaariilerim; ânın içün ben bizzat kendi şahsım olarak âleme mosturalık teşkil eyleyecek bir zât değilimdir. Asabî mizaçlı olduğumu zaten bilirsiniz, derhal parlayuverir, öfkenin baldan tatlı şerbetine ağzımı değdirdimse bardağın dibini görmeden elden bırakmam. Sakın siz bu hallerimi eyi bir şeydir diye taklid etmeye kalkışmayınız. Zira bu gibi öfke hâllerinin âhiri hep pişmanlıktır. Ne öfkeyi tavsiye ederim ne peşimânlığı.
Bakınız bu dahi benim müsbet cihetimdir; kimselerden taltif görmeyicek, oturup kendi kendime takdiyr ederim; böylece bir menfi vasfımı dahi âşikâr etmiş bulunmaktayım ki, o dahi bâlâda zikredildiği üzre tefahur etmekten zinhar vazgeçmeyişimdir. Esasen mütevazı tabiatlı bir âdemim fekat ara sıra, “hakiykatleri telaffuz etmekten içtinab itme Recai, riyâ olur; herkeslerden daha yakışuklu ve akıllı isen, bu hakiykati ilan etmekten ne çıkar” diye düşündüğüm de olur. Ara sıra değil, fekat sık sık olayor esasen bu gibi hâller.
En’netice azizler, yakın zamanlar evvelinde bir kısım kadim ehibba ile lâfı ters düşürdük, meyânımızda ciddi değil ise de hafif bir bürûdet hâsıl oldu. Kabahat kimdedür faslını didiklemeye tenezzül etmem; hepsi benim olsa gerektir. O yüzden fark edeyorum da zaten pek seyrek bulunan dost ve ahbab dairem gitgide küçülmeye başlamıştır. Kat’iyyen şikayetçi ve peşiman değilim, fekat ara sıra hüzne kapılup, “ah huysuz Recai, sen bu aksilikle derviş felan olamazsın” deyû kendimi i’tab ettiğim olayor. Kendimi i’tab edeyorum, fekat kat’iyyen haksız da bulmayorum. Bunun nasıl bir tenakuz teşkil ettiğini varınız siz hesab eylenüz gayrı.
...
Ne yapalım azizler, yüksek irtifalarda mekân tutmanın bedeli de ağır olayor işte böyle.
Recai Güllapdan, Kitap Zamanı, 4 Aralık 2006, Pazartesi
Bütün YazılarSonraki YazıÖnceki YazıWord Dosyası Olarak İndir| Başlık | Tarih | Mecmua |
|---|---|---|
| Nobel mükafatı heyetini nasıl döğdüm idi? | 27 Ekim 2006 | Kitap Zamanı |
| Ben dahleylemeyorum aziz müddeiumumi, romanımın kahramanı ağzını bozayor! | 2 Ekim 2006 | Kitap Zamanı |
| 'İlle de Realizm' diye tutturanlara hitaben derim ki, buyrunuz bakalımdır! | 4 Eylül 2006 | Kitap Zamanı |
| Olan marpuca olmuştur ey azizler! | 7 Ağustos 2006 | Kitap Zamanı |
| Aceba 'Edebi Candarma Paşası' olsam mı gerektir? | 3 Temmuz 2006 | Kitap Zamanı |
| Reisicumhurluğa namzedliğimi ilan ediyorum | 5 Haziran 2006 | Kitap Zamanı |
| Öyle kitab ilavesi olmaz efendiler; netekim böyle olur! | 1 Mayıs 2006 | Kitap Zamanı |
| Kitap ilavesini anladık; defter ilavesi niyçün neşrolun- mamaktadır efendiler? | 3 Nisan 2006 | Kitap Zamanı |
| Kitap reklamına muhalifim: Lakin bir istisnası var! | 6 Mart 2006 | Kitap Zamanı |
| Boş defter ile kalemin faziyletine dairdir | 1 Mart 2006 | Sühan Dergisi |