Dokuz yüz yirmi sekiz senesinde Gâzi Mustafa Kemal Paşa’nın emr-i mahsûsu ile tahakkuk ettirilen Harf İnkılâbı, alelumum herkesin okuyup-yazma melekesine irişebilmesi bakımından elbette faideli olmuştur; bu mes’eleyi seksen sene sonra yeniden münakaşa etmenin lüzumuna kail değilim fekat efendiler, eğriye eğri, doğruya doğru demeli.
Kabul ettiğimiz Latin hurûfatı eyidir, hoşdur lâkin kaligrafiye gelmez harflerden müteşekkildir. Yani, ne kadar sa’y ü gayret gösterilse de bu hurûfat ile hüsn-i hat, güzel yazı san’atinde mesafe almak mümkin olmayor. Vakıa bu hurûfat ile Etem Bey isminde bir zât, birtakım kaligrafık nümûneler ortaya koymuş ve eğer çi yanlış hatırlamayor isem, Gâzi’nin Nutuk unvanlı eserini bu kaligrafi ile baştan sona yazarak neşretmiş idi lakin muvaffak olmuş mudur bilmem?
Netekim biz Latin hurufâtına geçdikten sonra, güzel yazı yazabilenlerin adedi hızla azaldı; eski yazıyı da bilen ilk neslin Latince kaligrafisi de mazbut ve nisbeten latif idi; fekat daha sonraki nesiller Latin kaligrafisinde gitgide daha bir beceriksiz oldular. Vaktiyle tabelâcı esnafı, Latin harflerini daha güzel yazmak içün kendince çalışıp çabalar idi; imdi bilgisayarlar ile bedava takdim ve “font” tesmiye olunan hurufattan binlercesi el altında bulunduğu içün kimesne bu mesele üzerinde durmamaktadır.
Sorarım ey azizler, siz hiç bir kimsenin evinde-barkında, dükkânında Latin hurûfı ile kaleme alınmış bir hüsn-i hat levhası gördünüz mü? Mektepler ve resmî daireler bu hükmün istisnâsıdır fekat anlar dahi “hüsn” denilen hususiyetten mahrum birtakım vecize ve atasözleridir. Böylece, mühim ve güzel bir lâfzı, şöyle güzel ve san’atkârâne bir tarzda yazdırarak duvara asıp, ara sıra okuyup ibret alma âdetini mâteessüf terk etmiş bulunuyoruz.
Söz güzel olacak, ille ve lâkin yazının kendisi de güzel olmalı ki rûha yüksek bir ürperiş telkin eden bir san’at hadisesi vukû bulmuş olsundur.
Efendim, evet son zemanlarda bir takım hüsn-i hat levhaları bazı usûllerle kopya olunarak duvarlara asılıyor; hatta paraya kıymaktan çekinmeyen bir kısım meraklısı levhayı hattata yazdırıp müzehhibe tezyin ettirerek pahalı çerçevelerle çevirerek bu âdeti ihyâ gayretindedir; fekat sorsan ne idüğünü pek azı bilür? Âyet midür, kelâm-ı kibar mıdır, Hadis-i Şerif midür, beyt mi, atalar sözü müdür ve hangi maksada mebnî olaraktan orada durmaktadır bîhaberdir.
Hâsılı efendiler Latin hurufâtının kabulü bir cihetten eyi; fekat izah buyurduğum zâviyeden mahzurlu olmuştur. Evvelce yazı, mübârek bir mefhum idi, imdi sınai ve ticari bir mâhiyete bürünüb kudsiyetini gaib eyledi.
Peki, evvelki adamlar bu levhalara ne yazarlar, ne yazdırırlar, neyi sıkça okuyup tezekkür etmekten zevk duyarlar idi sualini îrad etmenin yeridir. Birkaçını şuracığa derc eyleyelim ki erbâb-ı şebâbın göz menziline girsin; ola ki tomurcuklanır.
“Âh min’el mevt” meselâ, “ah şu ecelin elinden” demeye geliyor, şekvâ etmeyor fekat dikkat, “ölüm de var, unutma” deyor; binaenkezâlik Hazreti Ömer’in yüzük kaşına nakşettirdiği ibâre pek ibretâmizdir. Şöyle bir yazı varmış yüzüğünde: “Kefâ bi’l-mevt vâızân yâ Ömer”, yani deyor ki, “Ey Ömer, sana ibret ve öğüt olarak ölüm yeter!”
İşte İslâmi irfânın temelinde böyle nükteler bulunur idi; hâlâ oradadırlar!
Bu kadarcık değil elbette; sür’atile bahsedelim: Besmele, İsm-i celâl, Kelime-i şahâdet ve Salâvatlar başta olmak üzere meselâ Hûd Sûresi’nin 112. âyetindeki “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emr-i celîli levha olarak pek itibar bulurdu; kezâ “Edeb ya hû”, “Aman mürüvvet”, “Garîk-i bahr-i isyânım /Dahîlek ya Resulullah”, “Bu da geçer yâ hû” gibi nümûneler saymakla bitmez; hele şiir vâdisinde hüsn-i hatta çekilen beyitler vardır ki ne seyrine, ne zikrine doyum olur; ol bâbda: “Hayretler içinde kaldım evvel / Hayrette karar kıldım âhir”, “Basmasa mübârek kademin rûy-i zemine / Pâk etmez idi kimseyi hâk ile teyemmüm”, “İhtiyârımla aceb ben hiç olur muydum tabîb / Ger bileydim âlemin bunca devâsız derdini”, “Bir şûlesi var ki şem’i cânın / Fânusuna sığmaz âsmânın”...
Hâsılı bu güzelliğin nihâyeti yokdur azizler; fekat bir hattat çıkub da “Ey Recai Bey, bir beyit hatırlatınız ki, onu kendi hâmem ile tâlik üzre yazayım ki hâtıra olsun” der ise, ona sadece Sâi merhûmun bir mısrâından bahsetmekle iktifâ eylerim; size dahi hâtıra ve ibret olsundur:
“Cây-ı âsâyiş değildür Âdeme mülk-i cihân”
Vesselâm, vesselâm, vesselâm!
Recai Güllapdan, Kitap Zamanı, 5 Mart 2007, Pazartesi
Bütün YazılarSonraki YazıÖnceki YazıWord Dosyası Olarak İndir| Başlık | Tarih | Mecmua |
|---|---|---|
| İlle de kenar süsü, ille de kenar süsü! | 5 Şubat 2007 | Kitap Zamanı |
| Mübarek deve ile bir kısım kazatacı takımını mukayese etmem; zira develer indimde daha âlî ve müce | 1 Ocak 2007 | Kitap Zamanı |
| Niyçün derviş olamayacağım beyanındadur | 4 Aralık 2006 | Kitap Zamanı |
| Nobel mükafatı heyetini nasıl döğdüm idi? | 27 Ekim 2006 | Kitap Zamanı |
| Ben dahleylemeyorum aziz müddeiumumi, romanımın kahramanı ağzını bozayor! | 2 Ekim 2006 | Kitap Zamanı |
| 'İlle de Realizm' diye tutturanlara hitaben derim ki, buyrunuz bakalımdır! | 4 Eylül 2006 | Kitap Zamanı |
| Olan marpuca olmuştur ey azizler! | 7 Ağustos 2006 | Kitap Zamanı |
| Aceba 'Edebi Candarma Paşası' olsam mı gerektir? | 3 Temmuz 2006 | Kitap Zamanı |
| Reisicumhurluğa namzedliğimi ilan ediyorum | 5 Haziran 2006 | Kitap Zamanı |
| Öyle kitab ilavesi olmaz efendiler; netekim böyle olur! | 1 Mayıs 2006 | Kitap Zamanı |