Bundan dört sene mukaddem mahalle mescidinin avlusuna diktiğimiz fidanlar, artık bayağı serilip serpildiği içün “vaktidir” deyû, öğle ile ikindi meyânında budamaya niyet eyledik idi fakat ben bu işten anlamam.
Cemaatten Gümilcineli Hasan Aga nâmında bir arkadaş var, dedi ki, “abe kızanlar ben bilirim bu işleri, hatta gerekli levâzımat da hâlâ durur zembilimde, bi koşu gidip getirivereyim”
-Vay Allah razı olsun, deyip mescid avlusunda pineklemeye kalmadan Hasan Aga elinde takım zembili ile damlayıverdi. Birader bu Rumeli taifesi bizim buraların adamlarına benzemiyor; pire gibi pek hareketli bir şey maşallah! Bunlar mahalleye altı ay evvel geldiler, mescidde kahvede rastgelince merhabalaşıyoruz fekat o kadar. İmdi bu Hasan Aga, bize göre yarım günlük işi bir saatte ikmâl ediverdi, bize de sadece merdivenini tutmak düştü. O esnada İmamımız Mustafa Hoca çay demlemiş, kameriyede çay içerken sohbeti kaynatıverdik.
Efendim bu Hasan Aga on parmağında on marifet bir adam imiş. Rençberlik, bağ-bahçe işleri, soğuk demircilik, marangozluk, baytarlık, sınıkçılık, dülgerlik, ne derseniz mevcut. “Ah be kızanlar” diye dert yandı, “şehre göçücek âlet zembilim duvarda asılı kaldı. Apartuman dairesinde bunalayorum. Bir ara konu-komşunun ufak tefek tamirat işlerine baktım, onun da ardı kesilince elim boşa geldi beyav”. Hânelerden ırak, Hasan Aga’nın hanımı bu mevzularda eli bayraklı takımından olsa gerektir ki adamcağıza evde mum tutturuyormuş âdetâ: “Ortalığı dağıtma, pencereyi açma, terliksiz dolaşma, ayak altında gezinme vesaire...” Sanatkâr adam bunalıyor tabii. Bir ara âletleri koyduğu zembile göz atıcak oldum; yok yok! Bazı ev hanımları parmağını suya batırsa çorba diye içilir derler ya, bizim Hasan Aga da kaşık sapıyla bisiklet tamir eden cinsinden bir hezarfen belli ki!
Konduracı Faruk’la göz göze geldik; Faruk’u şu sebebden tutarım ki bazen konuşmadan da anlaşabilmekteyiz. Dedi ki, “Bu sene mescidin odunluğunu yıkıp yeniden inşa edecek idik, Recai Bey de yardım eder, ne dersiniz?..” Hâsılı kelâm ey azizler, oniki günden beridir Hasan Aga ile kuşluk vaktinden akşam sonuna kadar dülgerlik zenaatına sıvanmış vaziyetdeyim; dünyadan haberim yoktur. Sağ olsun mahalleli öğle vakitleri sırayla kalaylı siniler içinde yemeğimizi getirir, ikindi üzerleri hanımlar kendi aralarında sıra ile kurabiye börek pişirip gönderirler. Mustafa Hoca ise inşaatın semâverden mesul idare müdürü sıfatıyla bir yandan çay ikmâliyle uğraşırken ağır işlerde yardımı esirgemiyor.
İş bugünlerde bitmek üzere; velâkin böyle olacağı belli idi; tahmin edeceğiniz üzre eski odunluğu yıkıp yenisini inşa ederken poroceyi biraz etraflı tutmak iktizâ etti. Odunluğun hemen yanı başına, aynı çatı altında cephesi tahta kepenkle açılır kapanır bir mekân daha konduruverdik. Duvarın birine boydan boya kaba-saba fakat sağlam bir tezgâh koyduk. Hasan Aga zembilini duvara çaktığı yirmilik çiviye astı. Bir köşeye kerevet, ötekine eski bir masa koyunca şöyle böyle bir dükkân manzarası ortaya çıktı. Hasan Aga ilk iş olarak Kur’an kursunun rahlelerini elden geçirip sağlamlaştırdıktan sonra ayakkabılıklara el attı, lâkin bu adama iş dayandırmak kaabil değil birader! İki günde o işleri de tamamlayıverdi. O günün akşamı ortalığı süpürüp aletleri yerine yerleştirdikten sonra kepengi çekip üzerine asma kiliti takınca dedi ki,
-E, iş bitti Recai Efendi, n’eyderiz yarına?
-Yarına Allah kerim Hasan Aga, üzme canını; dünyanın işini kim tamamlayabilmiş ki diye yuvarlama bir cevapla geçiştirdimse de bu sual zihnime takılı kaldı.
Ertesi sabah baktım, Hasan Aga bahçeyi belliyor. Beni görünce, “A be Recai efendi iyi geldin; şu tırmığı al da benim belleyiverdiğim yerlerin keseklerini dağıt ki toprak yumuşasın” deyince âhir ömrümde ucundan kenarından ben dahi rençber defterine yazılsam gerekti. Meğer Hasan Aga karanfil hastası imiş. “Bu bahçede öyle karanfiller yetiştireceğim ki Recai Efendi, kokusu öteki mahallede duyulsa gerektir” dedi. Envai türlü karanfil tohumu biriktirmiş senelerden beri. “Şuraya bir ufak camekân yapmak lâzım; fideleri orada büyütürüz; bir karış olucak bu bahçenin karanfilini gör sen, şâhâne olacak be yav!”
Hâsılı kelâm bugünlerde meşgulüm ey azizler. Şu karanfil camekânını tamamlayınca tezi yok, bizim mescid avlusundaki alaçıkta gemi modeli üzerine mahallenin gönüllülerini içtimâ etmeyi planlamaktayız.
Bıdı bıdıdan iyidir; Mustafa Hoca söz verdi, biz minyatür gemi imâliyle uğraşırken o da bize Kısas-ı Embiyâ okuyacak.
Recai Güllapdan, Kitap Zamanı, 3 Nisan 2007, Salı
Bütün YazılarSonraki YazıÖnceki YazıWord Dosyası Olarak İndir| Başlık | Tarih | Mecmua |
|---|---|---|
| Cây-ı âsâyiş değildir âdeme mülk-i cihân | 5 Mart 2007 | Kitap Zamanı |
| İlle de kenar süsü, ille de kenar süsü! | 5 Şubat 2007 | Kitap Zamanı |
| Mübarek deve ile bir kısım kazatacı takımını mukayese etmem; zira develer indimde daha âlî ve müce | 1 Ocak 2007 | Kitap Zamanı |
| Niyçün derviş olamayacağım beyanındadur | 4 Aralık 2006 | Kitap Zamanı |
| Nobel mükafatı heyetini nasıl döğdüm idi? | 27 Ekim 2006 | Kitap Zamanı |
| Ben dahleylemeyorum aziz müddeiumumi, romanımın kahramanı ağzını bozayor! | 2 Ekim 2006 | Kitap Zamanı |
| 'İlle de Realizm' diye tutturanlara hitaben derim ki, buyrunuz bakalımdır! | 4 Eylül 2006 | Kitap Zamanı |
| Olan marpuca olmuştur ey azizler! | 7 Ağustos 2006 | Kitap Zamanı |
| Aceba 'Edebi Candarma Paşası' olsam mı gerektir? | 3 Temmuz 2006 | Kitap Zamanı |
| Reisicumhurluğa namzedliğimi ilan ediyorum | 5 Haziran 2006 | Kitap Zamanı |