Bizim mahallenin çarşısı ile câmi arasında bugünlerde yeni bir inşaatın temeli atılayor; vaktiyle burada kuş kafesi gibi şirin, küçücük fekat pek de güzel bir ahşap ev vardı; vereselerinden biri izâle-yi şüyû dâvâsı açmış, aralarındaki hisse nizâsı hallolununca tez eldeen mütâyite vermişler. O inşaat işte!
Öğle vakti tam civârından geçeyorum, “Recai Bey, Recai bey” diye hatiften bir nidâ yükseldi; “hayırdır inşallah Recai, hatîften sesler gelmesi hayra alâmet değil, yoksa erişmekte misin nesindir” diye kendimi muâheze eyler iken inşaati ihâta eden tahta çit örtünün kenarındaki kapu açıldı, bir delikanlı seğirtip ardımdan yetişti. Meğer bunların içinde Muharrem diye birisi ikinci katın beton kalıbını çakar iken, bizzat benim kendi şahsımı görmüş, ardımdan adam yollamış; delikanlı deyor ki,
-Muharrem ustam, sizi öğle yemeğine davet edeyor. Kendisi iskelede olduğu içün bizzat gelemedi; özür dileyor...
Muharrem? Böyle birini tanımayorum fekat belli ki o beni biliyor. “İcâbet sünnettir” diye girdik inşaat sahasına; ilk katın derûnunda, zâhir rüzgârı kessin deyû üç tarafı tuğla ile derme çatma çevrilmiş bir bölmenin içine birkaç meyve sandığı koyup üzerine kazata sererek sofra kurmaktalar. “Selam ağalar”, “Alüykümeselâm, hoş geldin emice” faslını müteâkip ayakta beklemekteyim, “Aman efendim, kusura bakmayınız” yollu bir kaafile mazeret ile orta yaşlı bir adam gelip elime sarıldı. İllâ ki öpecek! “Evlâdım ben eli öpülecek adam değilim; bulsam ben el öpeceğim” deyu itiraz ettimse de netiycede yalancı pehlivanlar gibi işi boğuşa vurmadan sarılıp müsâfaha ile iktifa eyledik.
Bu Muharrem, bizim kitap ilâvesinin müdâvimi, hattâ meraklısı imiş; şahsımı bizzat tanımaklığı oradan geliyor. “Size lâyık değildir fekat lütfen şu amele sofrasını şenlendiriniz” deyû buyur ettikleri sofranın etrafındaki tersine çevrilmiş zift tenekelerine iskemle niyetine yerleştikten bâ’de Muharrem,
-Recai Bey, sizin kıymetinizi demeyorum fekat kıymet-i harbiyyenizi takdir edemeyenler utansındır; bizleri ancak ayda bir kerre tenvîr edebilmekliğiniz memleket nâmına ayıptır, değil ayda bir, isteriz ki her gün... yollu mâlum kaarî- güzîn elfâzına başlayıcak heman mevzuu değiştirmek içün,
-Amanin da salatalık pek nefis imiş; nerenin mahsulü acebâ diye bir sual irâd eylerken bu esnâda alimiyon tencerede pişirilmiş menemenin tadına bakacak oldum; o da ne... sofranın üzerine masa örtüsü diye Zeman kazatasının sipor sahifaları serilmiş değil midir?
-Oldu mu Muharrem evlâdım; bizim kazataya bu muamele revâ mıdır diye sertleşmeye kalmadı, Muharrem derâkab,
-Sûret-i mahsûsada böyle yapayoruz Recai Beyciğim; zira başkaca bir vakti bulup Zaman kazatası kıraat etme fursatımız kalmıyor; biz de yemek esnasında okumak istediğimiz sahifayı serip böylecene...
-Yahu aferiim; bu akıllar ne yaman akıllar; hezâr tahsin diyerek Muharrem denilen bu evlâd-ı vatanı takdirden kendimi alamadımdı. Muharrem ise derhal bir başka mevzua intikal ediverdi,
-Recai Bey, siz şüphesiz daha iyi bilirsiniz; kitap ilâvesini seviyoruz, kıraat edeyor, biriktireyoruz fakat ne bileyim, bu tarz ilâveler okuyucu takımını tüketici, yani müstehlik olmaya sevkedeyor. Halbusam ki biz gariban okuyucuların da ilim ve irfân vâdisinde üretici, yani müstahsil olmamız iycab etmez miydi acebâ!
Bak bak bak; Muharrem’e bak aziz kaarî. Şeklen karşıdan bakıcak, önlüğü belinde, keseri elinde dülger ustası gibi görüneyor fekat, “Harabât ehlini hor görme şakird/ Defîneye mâlik virâneler var” denildiği hesap öyle bir nokta-i nazar serdediyor ki resmen sarf-ı kelâmdan âcizlik getürüb, “yaa, öyle mi” diyebildim idi. Muharrem derhal lâfı gediğine koyuverdi,
-Ben şahsen âcizâne düşündüm ki, kitap ilâvesi yerine defter ilâvesi verilse daha muvafık olmayacak mıdır?
Hoppala!.. Defter ilâvesi ne demek ey yârenler... Sofra başında arpacı kumrusu gibi aldı beni bir ince fikir. Neden sonra, “nasıl yani?” diyecek oldum,
-Gaayet basit Recai beyciğim dedi Muharrem, “ İlâvenin değnekcibaşısı Ali Çolak Beye mahsus selâm ederim; bundan ba’de ilâve kazatasını hazırlar iken sadece başlıkları koymakla iktifâ etsin; geri kalan kısmını ise okuyucu takımı bizzat şahsan kendisi kendi kavlince boş kalan satırlara yazaraktan ikmâl buyursun. Nasıl ama?..
Bu nâzik ve samiymi yemek dâvetinden eve döner iken zihnimde mes’eleyi evirip çevirdimse de bir dala konduramadım; netiycede bu ince fikiri Ali Bey evlâdımın enzâr-ı dikkatine tevdî edeyorum vesselâm.
Recai Güllapdan, Kitap Zamanı, 7 Nisan 2008, Pazartesi
Bütün YazılarSonraki YazıÖnceki YazıWord Dosyası Olarak İndir| Başlık | Tarih | Mecmua |
|---|---|---|
| Hatıratımı tahrire mezun değilim efendiler, çünkü... | 4 Şubat 2008 | Kitap Zamanı |
| Savulunuz muhafazakârlar!.. | 14 Ocak 2008 | Kitap Zamanı |
| Nihai mekaale meselesine ve Sühan Mecmuası'na dair tenviratımdır | 3 Aralık 2007 | Kitap Zamanı |
| Fırankfort Kitap Fuarı ve şahsan bizzat ben kendim... | 26 Ekim 2007 | Kitap Zamanı |
| Esasen gerekmez idi fekat yine de iykaz edeyimdir: Kur'an ile nisbetimize dikkat edelim ey gaaziler! | 1 Ekim 2007 | Kitap Zamanı |
| Kitap neşriyatında bedii endişelerin lüzumuna ve ticarî dehâmın nasıl son bulduğuna dairdir | 2 Temmuz 2007 | Kitap Zamanı |
| Domestik muharrir olmanın faziyletine dair | 4 Haziran 2007 | Kitap Zamanı |
| 'Halt etmek' tâbirinin mazmûnuna dair irşâdımdır | 7 Mayıs 2007 | Kitap Zamanı |
| Bu Hasan Aga'dan her mahalleye lazım be yav! | 3 Nisan 2007 | Kitap Zamanı |
| Cây-ı âsâyiş değildir âdeme mülk-i cihân | 5 Mart 2007 | Kitap Zamanı |