Erbab-ı sekaaveti zemm beyanındadir
Ey aziz ve kıymetli kaarilerim, sizi bu hafta "Efe"lige terfi ettirdim; niçün der iseniz ey efeler, şu efe lafzinin pek merdane, pek vakurane, pek yiğitçe bir edası var ki esasen benim kaarilerimde bu sufatlar eben an çed mevcut ve mahfuzdur.
Bu mevzuun latife kısmi; derakab sadede geçiyorum arkadaşlar!
Geçenlerde hayli merakı bir kaarım yolda usulünce destur isteyip sual etti; "Efendim, biz sizi kıymetdar makalatınızdan edindiğimiz intibaa binaen halim-selim, çelebi tabiatlı, nazuk bir kalem efendisi olaraktan bilir idik; halbüsam ki son zemanlarda icab-ı halde ne kadar sedid'ül-mizaç bir adem olduğunuzu ima eden yazılarınızı okuyunca elbette şaşırdık. Sizin vakt-i zemanında "sayılı fırtana"lar meyanında bulunduğunuzu da söylüyorlar; vaki midir efendim felan?"
İmdi ey efeler bakınız, nasın ekseri, insanları bir tek bariz sufatla tanımak ve anlamak isterler; böylesi hüsn-i kabule daha muvafıktır lakin gerek beşer, gerek hadisat karşımızda sadece bir mümeyyiz vasıfla arz-ı endam etmezler. İnsanın ve hadiselerin tabiatında, firenklerin "complex" deyu teşmiye eyledikleri bir iç içe geçmişlik hali vardır ve bu hal son derece tabiidir. İmdi bir adem sabah-akşam hayvan boğazlamakla müstehir bir kasab olmakla anın vicdansız ve merhametsiz olduğuna, kaba-saba, hoyrat ve nadan bir herif-i na -şerif birisi olduğuna kolayca hükmedilebilir mi? Belki de adamcağız mesaisi hitam bulunca ellerini sabunlayıp evine vardıkta heman teknesini acuben parmak ısırtan güzellikte Battal ebruları dökmektedir de kimseler bilmez. Şair netekim ne buyurmuş,
"Harabat ehline hor bakma Şakir,
Defineye malik viraneler var"
işte o hesap insan bir muammadır kim, kunhüne varmak için gönül ehli olmak lazım gelir. Beşerin bu mütenakız halleri netekim firenklerin "tirajık" diye isimlendirdikleri bir vakıa olup, bütün "drama" neviileri bu esas üzerine bina olunmuştur. Her ne ise ey kızanlar, bu faslı uzatmakta mana yok; iş muallimliğe gelince tafsıl olunacak şayianın sonu gelmez deyip keselim.
Tabii sizce malumdur ki arkadaşlar ben ogünmeyi sevmem lakin hakikat-i hali ne zaman sadakatle ifadeye kalkışsam sanki tefahur ediyormuşum gibi bir durum zuhur ediyor; şahşan bizzat kendimin ne kadar halim tabiatlı olduğumu söylemek doğrusu nefsime giran geliyor, ne var ki aziz kaarımın vehmettiği "sayılı fırtanalar" meyanında bulunmuş olmaklığım da netice itibariyle hikaye-i hayatımın bir faslıdır; ne yani, bir kısım arkadaşlar teayyub eyleyecek diye inkardan mı gelelim? Vaktiyle avcumuzu sır pençesi gibi kavi ve metin bir kıvama getirmek maksadıyla az mermer şaplaklamadıktı. Bunlar mühim değildir a be kızanlar; bunlarla ogünmeyi tasvib etmiyorum lakin bu muharririn sözün kafi gelmediği menzilde, işini bizzat kendi eliyle derdest eylemesi, son tahlilde muharreratinin kıymetini artıran bir husustur. Üstelik ben öyle karıncaezmez, yufka yürekli ve çitkirildim etvara sahip olanlardan da pek hazetmem. Mesela soole bir tezekkür ediyorum da şu bizim Sezai (Nanedan mıydı yahu?) Bey niycun tepemde dolanmaktadır diye tahassusatımı elden geçirdikte fark ediyorum ki, netice itibariyle adamın passifist halleri sınırıme dokanıyor. Geçenlerde bir ahbabım nakletti idi; daha orta mektepte iken mektebin ekabir talebe taifesi muntazam bir ahenk ile bunun elinden harçlığını alırlar, üstüne de "Sezaiciğim senin sesin de pek güzeldir; haydi bize bir 'Akşam oldu ine bastı kaareler / Gitme yavrum gitme seni arslan paareler" şarkısını söyleyiver derlermiş de sizinki mahmur gözlerinden ip gibi yaşlar dökerekten hazırol vaziyetinde şarkıyı bir güzel meşk eyleyip, "aferin be Sezai" alkışları arasında burnunu çeke çeke evinin yoluna revan olurmuş. Tabiiy bunu duyunca içim cızz etti; be bilader sulus "dal"ını andırır kaametinle konser konser dolaşıp, genç, kaabiliyetli lakin tecribesiz muharrirlerle yarenlik edeceğine vaktiyle bir mikdar pehlivanlığa idman eyleyip barfikis çekse idin fen-a mı olurdu diyeceğim fekat kötülüğe yorar diyerekten söylemiyorum.
Esasen bakınız s-ayan-ı hayret bir husustur, bu bizim milletin tabiatında da netekim firenklerin "tirajık" deyu teşmiye eyledikleri o yaman tenakuzdan eserler görülür. Mesela bu Türk milleti icab-ı halde "milletim-devletim" diyerekten canını selsebil etmekten çekinmez; muharebeye halay çekerek, seferberliğe bahriye çiftetellisi refaketinde seğirtir de, kafasının taşı atınca Alaman mavzeriyle bir deste fisengi kucaklayan dağa çıkıp eşkıya defterine künyesini o'şsaat yazdırıverir. Buyrunuz bahusus Anadolu mintakasında her yerin hala iftiharla anlatıp durduğu ve sahip çıktığı bir sakı mutlaka mevcuttur. Ege ahalisine sorarsan birer "zeybek" hikayesi anlatırlar ki, "tüh, o devr-i saadete erişemedik de nizamiye devrine kaldık." diye yerinesiniz gelir. Yahu zeybek dediğin nerden toplarsan topla sakı değil mi? Yok efendim zenginden alır fakire dağıtırlarmış da, kimsenin ırzına namusuna yan gözle bakmazlarmış da; yetimi öksüzü sevabına everirlermiş de felan. Hayır itirazım yok fekat bu efsanelerde "kötü adam" rolünü daima şu bizim Osmanlı zabtiyesine layık görmüyorlar mı olanca kanım tepeme toplanıyor bilader.
Filvaki geçenlerde kütüphanede idim; gözüme bir "folklor/edebiyat" mecmuası ilişti, yapraklarını karıştırırken baktım, "Sosyal İsyancılık ve Zeybekler" ünvanlı bir makale. Merakımı celbetti okudum; bitirdiğimde kafamı yumruklayıp, "Be Recai yıllardır boşa kürek çekersin; vaktiyle aklını başına devşirip adam gibi eşkiyalığa soyunsaydın ne güzel olurdu" diye hayıflanasım geldi. Bilader adam isyankarlığı bir analiz buyurmuş ki, insanın şu eşkiyalık denilen müesseseyi, fırından çıkmış taze pidenin arasına yatırıp durum ederek çıtır çıtır yiyesi geliyor. Hele yazının bir yerine öyle ince bir tafsılat konulmuş ki, hakikaten hüner işi: Efendim meşhur saray başkatibi Tahsin Paşa hatıratında diyesiymiş ki, "Sultan Abdülhamid Han, Çakırcalı Mehmed Efe'nin vaktiyle Yıldız Sarayı'nı basacağına dair bir jurnal alınca pek fena telaşa kapılmış. "Zira bu Çakırcalı Mehmed Efe dediğini yapar bir erkişi olup, pekala tebdili kıyafet ile İstanbul'e gelebilir, saraya sızabilir ve Sultan Abdülhamid Han'a pistov çekebilirmiş. Abdülhamid Han da mütehevvır olduğundan bu haberi ciddiye almış da estek de.. köstek de.. destek de...
Yok yau?
Abdülhamid Han-ı Sanı'nın kapısını bekleyen onca Zuhaf taburunun, Arnavud cengaverlerinin, Söğütlü dilaverlerin elleri pirasa mı doğramaktaydı bilader? Sultan dediğin camii kebir meydanının köşebaşında simit satan seyyar mı bire gaafil? Vakıa netice itibariyle eşkıya, Abdülhamid-i Sanı'nın Yıldız Sarayı'na kadar hulül etti lakin bu eşkiyalar Evropalarda nice ilimler ve fennler tahsil etmiş takımından olmakla, "gravalı zeybek" sınıfına dahil bulunurlar idi.
Bakınız adam o kadar özene bezene kaleme aldığı makalesini hangi lafızla itmam eylemiş; diyor ki: "Umutlar, özlemler bütünüyle yaşama geçmese bile zeybeklik de sonuçta insanın iyi ve güzel arayışının, 'hak' olan savaşımın bir parçasıdır."
Va canına bire kızanlar; gördünüz mü; biz bunca sene ilme ve hikmete boşa gayret verip, fuzuli yere cahil kalmışız resmen! Aziz kaarilerim, nice haftadan beridir şu küşe-i mahviyetkaranede göz ve kulak zevk-i seliminize hitab edecek elfazı satıra dizmek için verdiğim onca gayret ve mesaiden sonra nacar okumak mecburiyetinde kaldığınız şu iktibas cümlesindeki Türkçe hatalarını, emin olunuz ki siyahi fitbol üstadı aziz Kompela bile yapmaz idi; gayri üstünü siz tahmin buyurunuz.
Neticeye gelelim ey efeler; hamdolsun melmekette hürriyet var; isteyen her türlü fikr-i sabitini neşreyleyebilir; hormetimiz vardır lakin tenkid hakkımızı da kimselere devr eylemeziz. Vaktiyle biz bu emsal eşkıya medihkarlığını çok işittik; marifet eşkiyalıkta değildir; marifet, adam gibi işleyen hukuka müsned bir amme idaresi tesis eylemektir. Vaktiyle sekaavete bulaşmış olanların kısm-i küllisinin kendince haklı esbabı bulunabilir; anlarız lakin bu insaf nokta-i nazarımız sekaaveti mazur göstermeğe ve hatta mübarek Ramazan ayında buzlu bal şerbeti tarifi verir gibi tervic ve tergib etmeye kadar varmaz.
Biliniz ki ey kızanlar, sakilik matah bir meslek olsaydı, bu fakiri "düz"de kim tutabilirdi icabında netekim?